اَوَلاَ يَعْلَمُونَ أَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَ مَا يُعْلِنُونَ ﴿٧٧﴾ وَ مِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لاَ يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ إِلاَّ اَمَانِيَّ وَ إِنْ هُمْ إِلاَّ يَظُنُّونَ ﴿٧٨﴾ فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلاً فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ أَيْدِيهِمْ وَ وَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ ﴿٧٩﴾ وَ قَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ إِلاَّ اَيَّامًا مَعْدُودَةً قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْدًا فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ ﴿٨٠﴾ بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَ اَحَاطَتْ بِهِ خَطِيـَٔتُهُ فَأُولٰئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ ﴿٨١﴾ وَ ألَّذِينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولٰئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ ﴿٨٢﴾ وَ إِذْ اَخَذْنَا مِيثَاقَ بَنِي اِسْرَائِيلَ لاَ تَعْبُدُونَ إِلاَّ الّٰهَ وَ بِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَ ذِي الْقُرْبٰى وَ الْيَتَامٰى وَ الْمَسَاكِينِ وَ قُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا وَ اَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَ اٰتُوا الزَّكٰوةَ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ إِلاَّ قَلِيلًا مِنْكُمْ وَ أَنْتُمْ مُعْرِضُونَ ﴿٨٣﴾
اَ mi, mı? وَ ve, لاَ değil, yok. يَعْلَمُونَ onlar biliyorlar. “Onlar bilmiyorlar mı?” أَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ Allah’ın bildiğini, مَا يُسِرُّونَ neyi sır ediyorlar, saklıyorlar, وَ مَا يُعْلِنُونَ ve neyi aleni ediyorlar, açığa vuruyorlar. وَ مِنْهُمْ onlardan bir kısmı, اُمِّيُّونَ ümmî olan, لاَ يَعْلَمُونَ onlar (ümmî olanlar) bilmezler, الْكِتَابَ kitabı, إِلاَّ ancak bilirler, اَمَانِيَّ “emaniye” birilerinin kendi zannlarına dayanarak ortaya koyduğu kitap, görüş, düşünce yahud akımdır. وَ إِنْ ve muhakkak ki, هُمْ onlar, yani bu ümmîler, إِلاَّ يَظُنُّونَ zandan başka bir şey yapmıyorlar, ancak zannediyorlar. فَ bu yüzden, وَيْلٌ yazıklar olsun, لِلَّذِينَ o kimselere ki, يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ onlar kitabı yazıyorlar, بِأَيْدِيهِمْ elleri ile, ثُمَّ sonra, يَقُولُونَ söylüyorlar, konuşuyorlar, هٰذَا bu, مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ Allah katındandır, لِ için, يَشْتَرُوا satıyorlar, بِهِ onunla, yani Allahtan diyerek, ثَمَنًا bir ücret, bir mikdar, قَلِيلاً az, فَ bundan ötürü, وَيْلٌ yazıklar olsun, لَهُمْ onlara, مِمَّا şeyden ötürü, كَتَبَتْ yazdı, أَيْدِيهِمْ onların elleri, وَ وَيْلٌ ve yazıklar olsun, لَهُمْ onlara, مِمَّا şeyden ötürü, يَكْسِبُونَ onlar kesb ediyorlar, kazanıyorlar. وَ قَالُوا ve onlar dediler ki, لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ ateş (cehennem) bize asla dokunmayacak, إِلاَّ ancak dokunacak, اَيَّامًا مَعْدُودَةً sayılan birkaç gün, قُلْ de ki, اَ mi, تَّخَذْتُمْ siz aldınız mı, عِنْدَ اللّٰهِ Allah katından, عَهْدًا bir ahd, bir güvence, فَ ki Allah, لَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ Allah asla ihtilaf etmez, dönmez, عَهْدَهُ sözünden, ahdinden, اَمْ yoksa, تَقُولُونَ siz konuşuyorsunuz, عَلَى اللّٰهِ Allah’a karşı, مَا لاَ تَعْلَمُونَ bilmediğiniz şeyleri. بَلٰى evet, bilakis. Bu “belâ” lafzı olumsuz sorulara olumlu cevap için kullanılır. Önceki ayette Allah, resulüne dedirtiyor; Sayılı günler hariç ateş bize dokunmayacak diyenlere “De ki Allahtan bir ahd mi aldınız?” Evet bu ateş dokunacak diğer ifadeyle bilakis sayılı birkaç gün değil مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً her kim seyyiat (çirkin işler) kazandı, yaptı ise, وَ اَحَاطَتْ بِهِ ve onu kuşatır, ihata eder, خَطِيـَٔتُهُ onun (seyyiat işleyen kişinin) hataları, فَ işte o halde, أُولٰئِكَ onlar, اَصْحَابُ النَّارِ nar ashabı “ateş halkı”dırlar. هُمْ onlar, فِيهَا onun (ateşin) içinde, خَالِدُونَ ebedi kalıcıdırlar. وَ ألَّذِينَ اٰمَنُوا ve iman eden kimseler, وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ salih ameller işleyenler, أُولٰئِكَ işte onlar, اَصْحَابُ الْجَنَّةِ cennet ashabı “bahçe halkı”dırlar. هُمْ onlar, فِيهَا onun (cennetin) içinde, خَالِدُونَ ebedi kalıcıdırlar. وَ إِذْ اَخَذْنَا biz aldığımızda, مِيثَاقَ misak, söz, بَنِي اِسْرَائِيلَ İsrail oğullarından, لاَ تَعْبُدُونَ kulluk etmeyeceksiniz, إِلاَّ اللّٰهَ Allah’tan başkasına, وَ بِالْوَالِدَيْنِ ve anne ve babaya, اِحْسَانًا ihsanlı olmanıza, وَ ذِي الْقُرْبٰى yakınlık sahibi “akraba”ya, وَ الْيَتَامٰى ve yetimlere, وَ الْمَسَاكِينِ ve miskinlere “kimsesizlere” وَ قُولُوا ve söyledin, deyin! لِلنَّاسِ insanlara, حُسْنًا güzel sözler, güzellikler, وَ اَقِيمُوا الصَّلٰوةَ ve sâlâtı ikâme edin “namaz kılın”, وَ اٰتُوا الزَّكٰوةَ zekât verin, yani tezkiye olun, ثُمَّ sonra, تَوَلَّيْتُمْ döndünüz, إِلاّ ancak, قَلِيلًا مِنْكُمْ içinizden az bir kısmı dönmedi, وَ أَنْتُمْ ve sizler, مُعْرِضُونَ “muriz” yüz çeviricilersiniz.
2.77. Onlar, gizledikleri ve açığa çıkardıkları şeyleri Allah’ın bildiğini bilmiyorlar mı?
2.78. Onlardan ümmî olup kitabı bilmeyen ancak emaniye olanı bilen kimseler vardır. Muhakkak ki bu kimseler zandan başka bir şey yapmıyorlar.
2.79. Kendi elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır deyip az bir ücrete satan kimselere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü yazıklar olsun onlara! Kazandıkları şeyden ötürü yazıklar olsun onlara!
2.80. Onlar “Sayılı birkaç gün hariç bize ateş dokunmayacak” dediler. De ki “Siz Allah’tan bir ahd mi aldınız” Halbuki Allah ahdinden asla dönmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
2.81. Evet, kim seyyiat işler ise ve hataları onu kuşatırsa işte onlar ateş ashabıdır ve onlar orada (ateşin içinde) ebedi kalıcıdırlar.
2.82. İman edenler ve salih ameller işleyen kimseler, işte onlar da cennet ashabıdır ve onlar orada (cennetin içinde) ebedi kalıcıdırlar.
2.83. Biz İsrail oğullarından “Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, Anne ve babaya, akrabaya, yetimlere ve miskinlere ihsanlı olacaksınız, İnsanlara güzel sözler söyleyeceksiniz, Namazı ikame edip, zekâtı vereceksiniz” diye söz aldıktan sonra içinizden azı hariç misakınızdan yüz çevirip döndünüz.



