قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَمِيعًا فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنِّي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَ لاَ هُمْ يَحْزَنُونَ ﴿٣٨﴾ وَ ألَّذِينَ كَفَرُوا وَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا أُولٰئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ ﴿٣٩﴾ يَا بَنِي اِسْرَائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ ألَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَ أَوْفُوا بِعَهْدِي اُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَ إِيَّايَ فَارْهَبُونِ ﴿٤٠﴾ وَ اٰمِنُوا بِمَا أَنْزَلْتُ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ وَ لاَ تَكُونُوا أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِ وَ لاَ تَشْتَرُوا بِاٰيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلاً وَ إِيَّايَ فَاتَّقُونِ ﴿٤١﴾ وَ لَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَ تَكْتُمُوا الْحَقَّ وَ أَنْتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿٤٢﴾ وَ اَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَ اٰتُوا الزَّكٰوةَ وَ ارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ ﴿٤٣﴾ أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَ تَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَ أَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ ﴿٤٤﴾ وَ اسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَ الصَّلٰوةِ وَ إِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلاَّ عَلَى الْخَاشِعِينَ ﴿٤٥﴾ أَلَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَ أَنَّهُمْ إِلَيْهِ رَاجِعُونَ ﴿٤٦﴾ يَا بَنِي اِسْرَائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ ألَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَ أَنِّي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ ﴿٤٧﴾ وَ اتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْزِي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـًٔا وَ لاَ يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَ لاَ يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَ لاَ هُمْ يُنْصَرُونَ ﴿٤٨﴾
قُلْنَا biz dedik, اهْبِطُوا çıkın, düşün (âdem aleyhisselam, zevcesi ve iblis için), مِنْهَا ondan (cennetten), جَمِيعًا cemi olarak hepiniz, فَ bunun neticesinde, إِمَّا gelince, geldiğinde; يَأْتِيَنَّكُمْ size geldiğinde, مِنِّي benden, هُدًى bir hidayet, فَ o halde (yani Allah-u Teala’dan bir hidayet geldiğinde), مَنْ تَبِعَ kim tâbi olduysa, olursa; هُدَايَ benim hidayetime, فَلا o halde yoktur; خَوْفٌ bir korku, عَلَيْهِمْ onlara, وَ لاَ هُمْ ve onlar değillerdir; يَحْزَنُونَ hüzünlenici kimseler. وَ ألَّذِينَ كَفَرُوا ve kafir kimseler, وَ كَذَّبُوا ve yalanlayıcılar, بِاٰيَاتِنَا ayetlerimizi, أُولٰئِكَ işte onlar, اَصْحَابُ النَّارِ nar (ateş) ashabıdırlar, هُمْ onlar (ashab-ı nar), فِيهَا onun (ateşin) içinde, خَالِدُونَ ebedi kalıcıdırlar. يَا بَنِي اِسْرَائِيلَ Ey İsrail oğulları! اذْكُرُوا hatırlayın, zikredin; نِعْمَتِيَ nimetimi, ألَّتِي o nimet ki; أَنْعَمْتُ ben nimet verdim, عَلَيْكُمْ size, وَ أَوْفُوا ve ifa (yerine getirin) edin, بِعَهْدِي ahdimi (sizden aldığım ahdi), اُوفِ ben ifa edeyim, بِعَهْدِكُمْ sizin ahdinizi (size verdiğim ahdi), وَ إِيَّايَ ve yalnızca beni, bana, benden; فَارْهَبُونِ o halde korkun. وَ اٰمِنُوا ve inanın, بِمَا o şeye ki; أَنْزَلْتُ ben indirdim, مُصَدِّقًا tasdik edici, doğrulayıcı olarak, لِمَا o şeyi, مَعَكُمْ sizinle beraber, sizde olanı, وَ لاَ تَكُونُوا ve sizler (İsrail oğulları) olmayın, أَوَّلَ كَافِرٍ kafirlerin (inkarcıların) ilki, بِهِ onu, وَ لاَ تَشْتَرُوا ve satmayın, بِاٰيَاتِي ayetlerimi, ثَمَنًا ücret, fiyat, bedel, قَلِيلاً az, azıcık, وَ إِيَّايَ ve yalnızca beni, bana, benden; فَاتَّقُونِ o halde sakının, takvalı olun, ittika edin. وَ لَا تَلْبِسُوا sizler (İsrail oğulları) örtmeyin, saklamayın, kapatmayın, الْحَقَّ hakkı, gerçeği, بِالْبَاطِلِ batıl ile, وَ تَكْتُمُوا gizlemeyin, susmayın, الْحَقَّ hakkı, gerçeği, وَ أَنْتُمْ ve sizler, تَعْلَمُونَ biliyorsunuz. وَ اَقِيمُوا الصَّلٰوةَ sâlâtı ikâme edin (namazı kılın), وَ اٰتُوا الزَّكٰوةَ ve zekatı verin, وَ ارْكَعُوا ve eğilin, rüku edin, مَعَ الرَّاكِعِينَ eğilenler, rüku edenler ile beraber. أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ insanlara mı emrediyorsunuz, بِالْبِرِّ birr, takvayı, ebrarı, iyiliği, وَ تَنْسَوْنَ ve sizler unutuyorsunuz, اَنْفُسَكُمْ kendinizi, وَ أَنْتُمْ ve sizler, تَتْلُونَ tilavet ediyorsunuz, okuyorsunuz; الْكِتَابَ kitabı, أَفَلاَ تَعْقِلُونَ o halde hâlâ akıl etmez misiniz? وَ اسْتَعِينُوا yardım isteyin, istiane edin; بِالصَّبْرِ sabır ile, وَ الصَّلٰوةِ ve sâlât (namaz) ile, وَ إِنَّهَا muhakkak ki o (namaz ve sabır ile yardım isteme işi), لَكَبِيرَةٌ elbette büyük (zor) iştir, إِلاَّ ancak zor değildir, عَلَى الْخَاشِعِينَ hâşi’ olanlara (huşu’ sahiplerine) zor değildir. أَلَّذِينَ o kimseler (namaz ve sabır ile yardım isteyen hâşi’ kimseler), يَظُنُّونَ zannederler, bilirler, أَنَّهُمْ kendilerinin olduğunu, مُلَاقُوا karşılaşırlar, mülaki olurlar; رَبِّهِمْ rablerine, وَ أَنَّهُمْ ve kendilerinin olduğunu, إِلَيْهِ O’na doğru, رَاجِعُونَ rücu’ (dönüş, irtica) ederler. يَا بَنِي اِسْرَائِيلَ Ey İsrail oğulları! اذْكُرُوا hatırlayın, zikredin; نِعْمَتِيَ nimetimi, ألَّتِي o nimet ki; أَنْعَمْتُ ben nimet verdim, عَلَيْكُمْ size, وَ أَنِّ ve muhakkak ki ben, فَضَّلْتُكُمْ sizi faziletlendirdim, عَلَى الْعَالَمِينَ âlemlere (diğer halklara) karşı, وَ اتَّقُوا ve sakının, يَوْمًا öyle bir günden ki; لَا تَجْزِي bir cizye (ücret) yoktur, نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ bir kimseden bir kimseye, شَيْـًٔا herhangi bir şey (cizye, ücret, bedel olarak), وَ لاَ يُقْبَلُ ve kabul edilmez, مِنْهَا ondan (o kişiden), شَفَاعَةٌ bir şefaât, وَ لاَ يُؤْخَذُ ve alınmaz, مِنْهَا ondan (o kişiden), عَدْلٌ muadil bir şey (diyet, fidye, denk, eş), وَ لاَ هُمْ ve onlar değildirler, يُنْصَرُونَ yardım ediliyorlar, yardım edilenler kimseler (burada meçhul fiil-i muzari, ismi faile isti’malen benzerlik gösterip sanki ismi fail gibi amel eder).
2.38. Hepiniz (âdem aleyhisselam, zevcesi ve iblis) ondan (cennetten) çıkın dedik. O halde muhakkak ki benden size bir hidayet gelecektir ve kim benim hidayetime tâbi olursa onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.
2.39. Kafir kimseler ve ayetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateş halkındandır. Onlar orada (ateşte) ebedi kalacaklardır.
2.40. Ey İsrail oğulları! nimetimi hatırlayın. Öyle nimet ki ben size çok nimet verdim. Ahdimi (bana verdiğiniz ahdi) yerine getirin, ben de sizin ahdinizi (size verdiğim ahdi) yerine getiririm. Öyleyse yalnızca benden korkun.
2.41. Elinizdekini (tevratı) tasdik edici olarak indirdiğim şeye (Kuran’a) inanın ve onu (Kuran’ı) inkar edenlerin ilki olmayın. Ayetlerimi ucuz bir ücrete satmayın! O halde yalnızca bana karşı sakının.
2.42. Sizler bildiğiniz halde hakk’ı batıl ile örtmeyin ve hakk’ı gizlemeyin.
2.43. Sâlâtı ikâme edin (namazı kılın) ve zekâtı verin ve rüku’ edenlerle beraber rüku’ edin.
2.44. Sizler kitabı okuduğunuz halde kendinizi unutup insanlara iyiliği mi emrediyorsunuz? Hâlâ akıl etmez misiniz?
2.45. Sabır ve namaz ile yardım isteyin. Muhakkak ki sabır ve namaz ile yardım isteme işi zor bir iştir ancak huşu’ duyan kimseler için zor değildir.
2.46. O huşu’ duyan kimseler rableriyle karşılaşacaklarını ve rablerine döndürüleceklerini bilirler.
2.47. Ey İsrail oğulları! nimetimi hatırlayın. Öyle nimet ki ben size çok nimet verdim ve muhakkak ki ben sizi âlemlere (diğer halklara) karşı faziletlendirdim.
2.48. Öyle bir günden sakının ki o gün, kimse kimseye cizye (bedel) olarak bir şey veremez. Ve hiç kimseden bir şefaât kabul olmaz, hiçbir adl alınmaz. Ve onlar yardım edilenler de değildir.



