Kurân-ı Kerim

Allah Azze ve Celle insan ve cinlere, bu Kurân’ın bir mislini getirmeleri için meydan okumuş, ancak onlar bundan aciz kalmışlardır. Sonra onlara on sure getirmelerini istemiş, ancak onlar yine bundan aciz kalmışlardır. Sonra Allah Azze ve Celle Kurân’dan en küçük surenin bir benzerini getirmeleri için meydan okumuş ancak onlar buna da güç yetirememişlerdir. Allah Azze ve Celle’nin 
meydan okuduğu bu insanlar, dillerini en iyi şekilde kullanan kimselerdi ki Kurân onların dilinde inmişti. Bununla beraber onlar tam olarak acizliklerini ilan ettiler. Allah Azze ve Celle’nin bu meydan okuyuşu tarihte yerini almış, insanlardan hiç kimse bunlardan birini getirmeye güç yetirememiştir. Bu meydan okumaya dair Kurân’da birçok deliller vardır. Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu: De ki: “İnsanlar ve cinler, bu Kurân’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine de yardım etseler, onun bir benzerini yine getiremezler” (İsrâ: 88). Allah Azze ve Celle onlara sadece bir sure getirmeleri konusunda onlara meydan okuyarak şöyle buyurmuştur: Yoksa Kurân’ı “Peygamber uydurdu” mu diyorlar? Onlara de ki: “O halde, eğer iddianızda samimi iseniz, uydurma olarak, siz de onun (sûreleri) gibi on sûre getirin ve gücünüzün yettiği Allah’tan başka kimseleri de yardıma çağırın” (Hûd: 13). Allah Azze ve Celle sadece bir sure getirmeleri konusunda onlara meydan okuyarak şöyle buyurmuştur: 


Eğer kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kurân’dan şüphe içindeyseniz, haydi onun (sûrelerinden birisi) gibi bir sûre getirin, bunun için Allah’tan başka şâhidlerinizi de (yardıma) çağırın; eğer sözünüzde doğru kimseler iseniz
.(Bakara: 23). İnsanlık, ilimde anlayışta hangi dereceye ulaşırlarsa ulaşsınlar, muhakkak onlarda hata, yanılma ve noksanlık meydana gelir. Şayet Kurân, Allah’ın Kelâmı olmasaydı onda birçok ihtilaf ve noksanlık olurdu. Allah Azze ve Celle’nin buyurduğu gibi: Onlar Kurân’ı hiç düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başka birisinden gelmiş olsaydı, onun içinde pek çok çelişki bulurlardı. 


(Nisa: 82). 
Lakin o, her türlü noksanlıktan, hatadan ve zıtlıktan uzaktır. Bununla beraber hepsi hikmet, rahmet ve adalettir. Her kim Kurân’da birbirine zıt hükümler olduğunu zannederse, bunu hasta olan aklından ve hatalı anlayışından getirmiştir. Şayet ili ehline dönerse, ona doğru olanı beyan eder ve ondan problemi ortadan kaldırırlar. Allah Azze ve Celle’nin buyurduğu gibi: Kurân’ın, kanunlar, hükümler, kıssalar, akide bakımından içerdiği büyük mucizeler vardır ki bunların, akılda ve anlayışta hangi seviyeye ulaşırsa ulaşsın bir insandan sudur etmesi mümkün değildir. İnsanlar her ne kadar da hayatlarını bir düzene sokmak için kanunlar ve ni
zamlar koymaya çalışsalar da Kurân’ın gösterdiği çizgiden uzak oldukları müddetçe başarılı olamazlar. Kurân’dan uzak oldukları müddetçe her zaman başarısızlığa mahkûmdurlar. Bunu kâfirlerin kendileri de belirtmişlerdir. Kurân’ın geçmişe gelecek gaybi olaylardan haber vermesi. İnsanlık ilimde hangi seviyeye ulaşırsa ulaşsın bu gaybi olaylardan haber vermesi mümkün değildir. Özellikle de teknolojinin ilerlediği şu günümüzde. Birçok şey son model cihazlarla ancak çok uzun tecrübelerden sonra keşfedilebilmiştir. Allah Azze ve Celle ve Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ise bizlere bunları yaklaşık on beş asır önce haber vermiştir. Tıpkı anne karnındaki ceninin gelişimi, denizlerin durumu ve diğer meseleler gibi. Kâfir kimselerden bazıları bunun ancak Allah katından olduğunu ikrar etmektedirler. Mesela anne karnındaki cenini ele alalım. Bundan sadece atmış sene öncesinde araştırmacılar, insanın bir anda meydana gelmediğini, çeşitli devrelerden, merhalelerden ve şekillerden geçtiğini bulmuşlardır. Kurân’ın haber verdiği bu gerçeğe insanlık sadece bunda atmış yıl öncesinde bu ilme ulaşabilmişlerdir. 


اَللّٰهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَ لاَ نَوْمٌ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَ مَا فِي الْاَرْضِ مَنْ ذَا ألَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ اِلاَّ بِاِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَ مَا خَلْفَهُمْ وَ لاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ اِلاَّ بِمَا شَاءَ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضَ وَ لاَ يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا وَ هُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ